Elif Keleşo yazdı…
Kadına yönelik şiddet ve bir şiddet biçimi olarak kadın cinayetleri politiktir, çünkü şiddeti önlemede ve şiddet mağdurunu korumada devletin yükümlülükleri vardır. Bu sorumluluk, anayasayla güvence altına alınmıştır. Anayasanın 10. maddesinin 2. fıkrası açıkça der ki. “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.”
Bir ülkede kadınlar sistematik biçimde öldürülüyorsa, devletin yasaları cezasızlık, ceza indirimleri gibi gerekçelerle uygulanmıyor demektir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek, bunun en somut göstergesidir. Hükümetin kadın politikaları, dili ve uygulamaları, cinayetleri besleyen ve deyim yerindeyse her bir cinayete suç ortaklığı yapan bir zemine dönüşmüştür.
2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi de tam olarak bu zeminin sürekliliğini yasal düzlemde sağlamayı hedeflemektedir. Aileyi oluşturan tüm fertlerin hukukunu koruması gereken devlet, erkeği koruma önceliği ile bu görevi ortadan kaldırmaktadır. Oysa aile, ancak bütün fertlerin hakları eşit biçimde korunursa var olabilir. Aksi takdirde bu, erkek egemen düzenin resmi onaylanmasıdır.
Rojin Kabiş, bu düzenin içinde yaşamını savunmaya çalışan binlerce kadından sadece biridir. Devletin korumasından yoksun bırakılan kadınlar, şiddetin her türlüsüne açık hale gelir; çocuklar annelerinin öldürülüşüne tanık olur. Bu tanıklık, bir travmanın ötesinde, topluma aktarılan bir erkek egemen mirastır.
Kadın cinayetleri münferit değildir; politiktir. Çünkü her öldürülen kadın, bir sistemin aynasında bize kendimizi gösterir. O aynada gördüğümüz, kadınların kanıyla ayakta duran bir düzendir. Ve biz, bu düzenin karşısında, inadına hayatı, inadına dayanışmayı, inadına birbirimizi savunacağız. Kadınlar yaşasın diye, bir gün değil her gün mücadele edeceğiz.








