✍️ Yazan: Suna Doğan
Ortadoğu’da yıllardır bombalar susmuyor. Ne çocuklar büyüyebiliyor, ne kadınlar güvende.
Savaş sadece silahla değil, sistematik bir şekilde; açlıkla, yoksullukla, inanç ve kimlik üzerinden kurulan zulümle sürüyor. Ve tüm bunlar yaşanırken, dünya ya sessiz kalıyor ya da sadece izliyor.
Savaş hakkında ne kadar hızlı, düşüncesizce ve kimi zaman da alkışlar arasında konuşulduğu bir çağdayız. İnsanlık büyük acılar yaşarken bile, ekran başında kimi “zafer” naraları atarken, kimi de hiçbir şeye karşı gelmeden, bir maç izler gibi olan biteni seyrediyor.
Oysa savaş, sadece şehirleri değil, insanlığın vicdanını da yerle bir eder. Yakın tarihte hepimiz pandemide kırılganlığımızla yüzleştik. Her gün kaygıyla uyanmak ne demek, ne olduğunu anladık. Ama bu duygular, savaş bölgelerinde milyonlarca insanın her gün yaşadığı gerçeklik.
Filistin’de, Suriye’de, şimdi de İran’da…
İnsanlar her sabah “acaba bugün hayatta kalacak mıyım?” korkusuyla uyanıyor. Çocuklar molozlar arasında büyüyor. Aileler parçalanıyor, bedenler toprağa düşüyor. Bir yerlerde savaş başladığında, bir yerde çocukluk sona eriyor.
Savaş, yalnızca fiziksel değil; ruhsal, toplumsal ve kültürel bir yıkımdır. Hayatları mahveder, umutları çürütür. Bir ülkeyi, bir halkı sadece bombalarla değil, gelecekten kopararak da yok eder.
Ve tüm bunlar yaşanırken, savaşan ordular kadar sessiz kalan toplumlar da bu çarkın bir parçası hâline gelir. Her şeyin “bizim dışımızda” olduğu yanılsaması, aslında büyük bir felaketi normalleştiren tehlikeli bir sessizliktir.
Empati kurmak, insan olmakla başlar. Ve bu hiçbir şeye mal olmaz ve bedavadır. Ama savaşlar her şeye mal olur ve çok pahalıdır– canlara, çocuklara, kadınlara, hayallere mal olur…
Peki, kim kazanır?
Kesinlikle halklar değil.
Sivil halk hiç değil.
Kazananlar; koltuklarına yapışan, iktidar için her türlü kirli işe bulaşan yönetimlerdir. Kazananlar, silah tüccarlarıdır. Her atılan bombada biraz daha zenginleşen küresel para babalarıdır.
Ama mesele sadece silah değildir.
Savaş, kadın bedenini savaşın sessiz cephesi hâline getirir. Tecavüz, işkence, köleleştirme… Kadınlar ve çocuklar, silahların sustuğu yerlerde hâlâ savaşın acısını yaşar.
Sonra sıra gelir gelecek nesillere:
Geleceği ellerinden alınan gençler, eğitimden mahrum kalır. Umut yerine uyuşturucu konur önlerine.
Bu da yetmez… Uyuşturucu, yoksulluğun içine sıkışmış gençler için hem kaçış, hem tuzak olur. Bu kurguda da yine kazanan onlar: Hem satıştan kazanırlar, hem bu gençleri kendi çıkarları için birer araç olarak kullanırlar.
İşte savaşın gerçek yüzü budur.
Sadece silahla değil, sistemli bir çürümeyle işleyen bir düzen.
Ve bu düzen, özellikle Ortadoğu gibi kaynakların bol ama adaletin olmadığı bir coğrafyalarda daha derinden işler.
Petrol için, jeopolitik güç için, stratejik üsler için…
Ama asla halklar için değil.
Bugün Filistin’de çocuklar gözümüzün önünde ölürken, Suriye yıllardır bir enkaza dönüşmüşken, İran’da her an daha büyük bir ateşin fitili ateşlenmek üzereyken; yıllardır Kürt bölgelerinde süren görünmeyen savaşta, Ezidî halkının uğradığı soykırımda ve Suriye’deki Alevilere karşı uygulanan sistematik zulümde…
Dünya gözlerini kapatmış, bu insanların uğradığı acıyı görmezden geliyor. Onlara yapılan da bir soykırım ama adı bile anılmıyor.
Sessiz kalmak, tarafsızlık değil, görmezden gelmektir ve zelimin zulmünün artmasına izin vermektir.
Bu düzen tesadüfi değildir. Bu, savaşın yalnızca askeri değil; sosyal, ekonomik ve kültürel bir işgal biçimi olduğunun kanıtıdır.
Ve bu düzeni değiştirmek, önce hakikati görmekle, sonra da ses çıkarmaya cesaret etmekle başlar.
Savaşın bir kazananı yoktur.
En çok kaybeden ise her zaman halklardır.
Ve özellikle Ortadoğu’da, bu gerçeği her gün yeniden yaşıyoruz.
















