Bir ülke düşünün… Kumdan kale gibi değil; ondan da kırılgan. Kâğıttan bir kale gibi.
Eğer bir ülkenin inancı, bir komedyenin birkaç cümlesiyle sarsılabiliyorsa; eğer bir devlet, bir sanatçının sahnede kurduğu cümlelerden korkuyorsa, ortada güçlü bir düzen değil, eleştiriye tahammül edemeyen kırılgan bir iktidar vardır.
Çünkü güçlü olan fikir, mizahla yıkılmaz. Güçlü olan inanç, bir sahne gösterisinden korkmaz. Güçlü olan devlet ise sanatçıyı susturmaya ihtiyaç duymaz.
Gerçek hiçbir zaman yıkıcı değildir. Yıkıcı olan, gerçeğin yıllarca inkâr edilmesi, üzerinin örtülmesi ve onu dile getirenlerin susturulmaya çalışılmasıdır. Bu bana İspanyol ressam Pablo Picasso’yu hatırlatıyor. Francisco Franco diktatörlüğünün yarattığı vahşeti resmettiğinde, kendisine “Bunu sen mi yaptın?” diye sorarlar.
Picasso’nun cevabı bugün de bütün otoriter rejimlere verilmiş en güçlü cevaplardan biridir:
“Hayır. Ben yapmadım. Bunu siz yaptınız.”
Sanat suç üretmez. Sanat, suçu görünür kılar. Sanatın görevi iktidarı memnun etmek değildir. Sanatın görevi alkış tutmak değildir. Sanatın görevi, gerçeği bütün çıplaklığıyla toplumun önüne koymaktır. Çünkü sanat; güce değil, hakikate sadıktır. Bu yüzden tarih boyunca baskıcı yönetimlerin ilk hedeflerinden biri hep sanatçılar olmuştur. Çünkü bir sanatçı, bazen bin siyasetçiden daha etkili olabilir. Deniz Göktaş’ın yaptığı da tam olarak budur. Yeni bir gerçek üretmedi. Toplumun zaten bildiği ama konuşmaktan korktuğu çelişkileri sahneye taşıdı. Mizahı, gerçeğin dili hâline getirdi.
Asıl soru şudur:Bir komedyenin anlattıkları mı bir ülke için tehdittir; yoksa anlattığı gerçekler mi?Her gün kadın cinayetleriyle sarsılan…
Çocukların istismar edildiği haberleriyle vicdanı kanayan… Adalet duygusunun her geçen gün biraz daha örselendiği… Gençlerin ülkeden ümitlerini kestiği, ve geleceklerini başka ülkelerde aradığı… Doğasının, derelerinin, ormanlarının, yaylalarının ve ortak yaşam alanlarının rant uğruna yok edildiği… Ekonomik krizlerin sıradanlaştığı…
Yoksulluğun derinleştiği…Bir ülkede bütün bunlar konuşulmayacak da ne konuşulacaktır?
Toplumun hafızasına kazınan pek çok çocuk istismarı ve cinsel saldırı davasında, din kisvesi altında hareket eden kişi ve yapıların adının geçmesi ülkenin en ağır yaralarından biridir. Bu olaylar yaşanırken sessiz kalanların, birkaç dakikalık bir mizah gösterisini “dine saldırı” olarak sunmaları, samimiyet sorgulamasını da beraberinde getiriyor. Çünkü dine zararı mizah vermez. Dine en büyük zararı; onu çıkar, güç ve istismar aracı hâline getirenler verir. İnanç, suç işleyenleri koruyan bir zırh değildir. Din, suçun bahanesi olamaz. Bir ülkenin çocukları güvende değilse…
Kadınları yaşamaktan korkuyorsa… İnsanlar düşüncelerini özgürce ifade etmekten çekiniyorsa… Gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar ve komedyenler söyledikleri sözler nedeniyle yargılanıyorsa… Orada konuşulması gereken şey sanat değildir. Orada konuşulması gereken şey, demokrasinin kendisidir. Vatan sevgisi; susmak değildir.
Vatan sevgisi; alkışlamak değildir. Vatan sevgisi; güçlüden yana olmak değildir.
Vatan sevgisi; yanlışları dile getirebilmektir. Çünkü gerçek vatanseverlik, ülkesini kusursuz göstermek değil; daha adil, daha özgür ve herkes için daha yaşanabilir bir ülke hâline gelmesi için mücadele etmektir. Sanat da tam burada başlar. Sanat rahatsız eder. Sanat soru sordurur.
Sanat ezber bozar. Sanat iktidarın propaganda dairesi değildir. Sanat, toplumun vicdanıdır. Vicdan sustuğunda yalnızca sanat değil, toplum da susar. Deniz Göktaş kimsenin inancını elinden almadı. Kimseyi dinsiz yapmadı. Kimseye yeni bir günah yüklemedi. Sadece topluma bir ayna tuttu. Bugün aynaya öfke duyanlar, aslında aynada gördükleri yüzle hesaplaşmaktan kaçıyorlar.
Çünkü aynayı kırabilirsiniz. Ama aynadaki gerçeği asla yok edemezsiniz. Gerçekten korkanlar, komedyenlerden korkmaz. Gerçekten korkanlar, gerçeğin kendisinden korkarlar.
Suna Doğan
İsviçre




































