Çağımızın Hastalığı: İnsanın Sessiz Çöküşü
Teknolojinin yükseldiği, vicdanın ise gerilediği bir çağ üzerine…
“Medeniyet, binalar yıkıldığında değil; insanlar utanmayı bıraktığında çökmeye başlar.”
Her çağın kendine özgü bir hastalığı vardır.
Kimi çağlar açlıkla, kimi savaşlarla, kimi de cehaletle sınanmıştır. Bizim çağımızın hastalığı ise ne teknoloji eksikliğidir ne ekonomik yoksulluk ne de bilgi kıtlığıdır.
Bizim çağımızın hastalığı, insanın kendi insanlığından uzaklaşması; insan haklarının, ortak değerlerin ve vicdani sorumluluğun zayıflaması ve vicdan kıtlığıdır.
Belki de tarihin hiçbir döneminde bilgiye ulaşmak bu kadar kolay olmamıştı. Dünyanın öbür ucundaki bir olayı saniyeler içinde öğreniyor, tek bir tuşla milyonlarca insana ulaşabiliyoruz. Fakat aynı hızla birbirimizden ve iç ahlaktan uzaklaşıyoruz.
Bilgi arttı; fakat hikmet aynı ölçüde artmadı.
İmkânlarımız çoğaldı; fakat merhametimiz azaldı.
Haklarımızı öğrendik; sorumluluklarımızı unuttuk.
Bugün insanlığın en büyük yoksulluğu para değil, vicdan yoksulluğudur.
Çünkü vicdan eksildiğinde toplumlar daha fazla kanuna ihtiyaç duyar; fakat daha fazla kanun, daha fazla adalet anlamına gelmez. Merhamet azaldığında güvenlik sistemleri artar. Dürüstlük zayıfladığında sözleşmeler katılaşır. İnsanların birbirine güvenmediği yerde en sağlam yasalar bile yetersiz kalır. Çünkü hiçbir yasa, kaybolmuş bir ahlakın yerini dolduramaz.
Yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce Sokrates, “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez.” derken yalnızca bireyi değil, toplumu da sorgulamaya davet ediyordu. Bugün belki de en büyük problemimiz yanlış cevaplar vermemiz değil; doğru soruları sormayı bırakmış olmamızdır.
Bugün kendimize şu soruyu sormaya cesaret edebiliyor muyuz?
Biz gerçekten nereye gidiyoruz?
Modern insan, dış dünyasını büyütürken iç dünyasını ihmal etti. Dışarıdan ışıl ışıl görünen bir çağın içinde, içeride paslanan ve küflenen ruhlar taşıyoruz. Şehirler yükseldi; binalar çoğaldı; mal, mülk ve etiketler değer kazandı. Fakat karakter aynı hızla çakıldı. İletişim hızlandı; anlayış yavaşladı. Kalabalıklar arttı; yalnızlık kalabalıklar içinde daha çok derinleşti.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı budur: İnsan dışarıda sahip olduklarıyla büyüdüğünü sandı; oysa insanı gerçekten büyüten, içinde taşıdığı değerlerdi ve bunu görmezden geldi.
Daha acısı, kabalık çoğu zaman özgüven, saygısızlık samimiyet, kuralsızlık ise özgürlük gibi sunulmaya başlandı.
Oysa özgürlük, sınır tanımamak değildir. Gerçek özgürlük, doğru olanı seçebilecek iradeye sahip olmaktır. Immanuel Kant’ın da işaret ettiği gibi, insan yalnızca çıkarı için değil, doğru olduğu için doğruyu yapabildiğinde ahlaklıdır.
Bugün bizi asıl endişelendirmesi gereken, kötülüğün varlığı değildir.
Asıl tehlike, kötülüğün sıradanlaşmasıdır.
Yalana alışıyoruz. Haksızlığa alışıyoruz. Nezaketsizliğe alışıyoruz.
Çıkara göre şekillenen ilişkilere alışıyoruz. Ve artık hiç bir şeye şaşırmıyoruz. Utanmıyoruz.
En kötüsü de bütün bunları “hayatın gerçeği” diyerek normalleştiriyoruz.
Oysa kötülük yalnızca onu yapanlarla büyümez; ona sessiz kalanlarla da büyür.
Dostoyevski’nin romanlarında insanın en büyük mahkemesi vicdanıdır. İnsan bazen başkalarını kandırabilir, bazen hukukun denetiminden kaçabilir; fakat vicdanını susturduğu anda aslında kendisini kaybetmeye başlar. Bugün çağımızın en büyük tehlikesi, vicdanın sesini bastırmayı öğrenmiş olmamızdır.
Bir başka çelişki daha yaşıyoruz. Herkes dünyayı değiştirmekten söz ediyor.
Adaletten…
Eşitlikten…
İnsan haklarından…
Fakat aynı insanlar, kendi evindeki haksızlığı, iş yerindeki adaletsizliği ya da yakın çevresindeki yanlışları görmezden gelebiliyor.
Büyük idealler kuruyoruz; küçük doğruları ihmal ediyoruz.
Oysa dünya büyük nutuklarla değil, küçük dürüstlüklerle değişir.
İnsan önce kendi vicdanında adaleti kurmalıdır.
Çünkü vicdanında düzen kuramayanın dünyaya düzen vaat etmesi mümkün değildir.
Sosyolog Zygmunt Bauman, yaşadığımız çağı “akışkan modernlik” olarak tanımlar. Gerçekten de bugün her şey hızla değişiyor: ilişkiler, kimlikler, alışkanlıklar ve değerler… Ancak değişmeyen bir hakikat var: Güven, adalet ve merhamet olmadan hiçbir toplum uzun süre ayakta kalamaz.
Yüzyıllar önce İbn Haldun, medeniyetlerin yalnızca dış saldırılarla değil, içeriden başlayan ahlaki çözülmeyle de zayıfladığını yazmıştı. Tarih, güçlü ordulara ve büyük servetlere sahip olduğu hâlde çöken devletlerle doludur. Çünkü hiçbir medeniyet, karakterini kaybettiğinde ayakta kalamaz.
Peki, çözüm nedir?
Çözüm, yalnızca daha gelişmiş teknolojiler üretmek değildir.
Çözüm, daha sağlam karakterler yetiştirmektir.
Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, dürüst olmayı öğretmektir.
Hak aramadan önce hak yememeyi öğrenmektir.
Fikirlerimizi geliştirdiğimiz kadar vicdanımızı da geliştirmektir.
Mevlânâ’nın gönül ufkunu, Yunus Emre’nin insan sevgisini, Viktor Frankl’ın anlam arayışını ve Alasdair MacIntyre’ın erdem anlayışını yeniden hatırlamaktır.
Çünkü medeniyet, yalnızca yollar, köprüler ve gökdelenler inşa etmek değildir.
Medeniyet, birbirine güvenebilen insanlar yetiştirebilmektir.
Bu yazı bir umutsuzluk yazısı değildir. Tam tersine…
Umut, ancak hastalığın doğru teşhis edilmesiyle başlar.
İnsan değişebilir. Toplum değişebilir. Medeniyet yeniden yükselebilir.
Fakat bunun ilk adımı, başkalarını değiştirmeye çalışmadan önce kendimize şu soruyu sormaktır:
Ben nasıl bir insanım?
Çünkü dünya büyük devrimlerle değil; küçük doğrularla değişir.
Bir öğretmenin adaletiyle…
Bir hâkimin vicdanıyla…
Bir annenin şefkatiyle…
Bir babanın örnek oluşuyla…
Bir gencin, “Herkes yapıyor.” demek yerine, “Bu doğru değil.” diyebilme cesaretiyle…
Belki de çağımızın beklediği en büyük devrim budur.
Yazıyı bitirirken size cevap vermek istemiyorum.
Yalnızca iki soru bırakmak istiyorum.
Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakacağız?
Ve daha önemlisi…
O dünyaya nasıl insanlar bırakacağız?
Çünkü geleceği teknoloji değil…Karakter inşa edecektir.
Ve unutmayalım: Medeniyet, binalar yıkıldığında değil; insanlar utanmayı bıraktığında çökmeye başlar.
Suna Dogan
İsviçre



























