İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kuşatma Altında Bir İnanç: Zalime Karşı Doğan Yol, Bugün Kendi İçinden Çürüyor

Kuşatma Altında Bir İnanç: Zalime Karşı Doğan Yol, Bugün Kendi İçinden Çürüyor

Ne yazık ki kaleme alınacak neşeli satırlara bir türlü sıra gelmiyor; zira hakikat, içinde bulunduğumuz dönemde hem keskin hem de sarsıcı. Aleviler bugün yalnızca bölgesel değil, uluslararası düzeyde çok yönlü bir kuşatma altındadır. Suriye’de Ahmed el-Şaraa’nın – uluslararası aktörlerce desteklendiği ve sahneye taşındığı sıkça dile getirilen bu tartışmalı liderin – silahlı yapılanmalarının, Suriye Alevilerine yönelik sistematik şiddette bulunduğu yönündeki iddialar giderek güçleniyor. Kadınların kaçırılması, insan ticaretine konu edilmesi ve yerinden edilen toplulukların maruz kaldığı vahşet, küresel güçlerin körlüğü, sağırlığı ve suskunluğuyla birleşince daha da ağır bir tablo oluşturuyor. Bu suskunluk hâli, özellikle Türkiye’nin bu liderin yükselişindeki rolü nedeniyle ayrıca tartışmalı bir görünüm arz ediyor.

Türkiye içinde ise hükümet, Alevi inanç kurumlarını “iyileştirme” veya “tanıma” adı altında devlete bağımlı bir yapıya dönüştürdüğü yönünde ciddi eleştirilerle karşı karşıya. Bu politika, akademik literatürde “devlet eliyle kültürel mühendislik” olarak tanımlanan sürecin tipik bir örneği olarak değerlendiriliyor. Devlete angaje edilen Alevi kurumları, toplumsal temsil yeteneklerini kaybetmekle kalmıyor; Alevi inanç ve kültürünün tarihsel özerkliğini aşındıran bir araca dönüşüyor. Üstelik bu kurumların bir kısmı, devletin güç alanına girmenin prestij sayıldığı bir zihniyetle hareket ederek, kendi toplumsal tabanlarını zayıflatan bir rol oynuyor.

Bu çözülmenin en çarpıcı örneklerinden biri, Pir Sultan Abdal’ın adını taşıyan ocaklar ve kurumlarda görülüyor. Direnişin, adalet arayışının ve zalime boyun eğmeyen duruşun simgesi olan Pir Sultan’ın mirası, bugün kendi adına kurulmuş kimi yapılarda temsil edilmiyor; aksine araçsallaştırılıyor. Bu kurumların devletin gölgesine sığınma arzusu, Pir Sultan’ın adını ideolojik bir dekorasyon malzemesine indirgiyor. Dahası, bir zamanlar haram lokmayı reddeden bir yolun temsilcilerinin bugün iktidarın imkânlarını paye gibi görmeleri tarihsel hafızaya hakarettir.

Alevi kurumlarındaki en derin kırılma ise kadınların konumunda ortaya çıkıyor. Oysa Aleviliğin temel öğretisi, kadın ile erkeğin eşdeğer olduğu ilkesine dayanır.

Buna rağmen kadınlar birçok kurumda sistematik biçimde geri plana itiliyor. Üstelik yalnızca görünmez kılınmakla kalmıyor; öne çıkan, emek veren, topluluğuna hizmet etmek isteyen kadınlar çeşitli yöntemlerle dışlanıyor, ayakları kaydırılıyor ve itibarsızlaştırılıyor. Bu tavır, patriyarkal bir refleksin ötesinde, iktidarla uyumlu bir erkek egemen yapılanmanın kurumsallaştırılması anlamına geliyor.

Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Mazlumun yanında durduğunu iddia eden bu yapılar, kadınları hedef alan, topluluğu bölen, devlete teslimiyetçi bir çizgiyi benimseyen politikalarıyla hangi adalet anlayışına hizmet etmektedir? Suriye’de Alevi kadınlarının insan dışı muamelelere maruz kaldığını dile getirenlerin,

Türkiye’de kendi kadınlarını yok sayması nasıl açıklanabilir? Bu çelişki, yalnızca etik bir sorun değil; aynı zamanda inançsal ve tarihsel bir kopuştur.

Bu nedenlerle, bu gidişata sessiz kalmak bilimsel, ahlaki ve toplumsal açıdan kabul edilemez. Kim üzerine alınıyorsa, evet; bu zihniyet değişmediği sürece biz de yazmaya, gerçekleri dile getirmeye, mazlum halkların ve özellikle kadınların sesi olmaya devam edeceğiz. Bu konuda daha önce de defalarca uyarılarda bulundum; bugün yeniden altını çiziyorum:

Bu zulme, bu yok sayılmaya ve bu iç çürüme süreçlerine kayıtsız kalmak; sadece suça ortak olmak değil, geleceği karartmaktır. Bunun hesabını bırakın siz, çocuklarınız ve torunlarınız dahi tarih karşısında veremez.

Suna Dogan
İsviçre

Mission News Theme by Compete Themes.