Karanfiller, Hafıza ve Geleceğin İsyanı
Portekiz’de Porto sokaklarında bugün bir anmaya değil, yaşayan tarihe rastladım. Uçsuz bucaksız; en çok da gençlerin ve kadınların dikkat çekici yoğunlukta olduğu bir yürüyüşe denk geldim. Ama bu yalnızca geçmişi anan bir kortej değildi. Bu, hafızanın sokakta yürüyüşüydü.
Saçlara, yakalara iliştirilmiş karanfiller; sloganlar arasında yankılanan özgürlük talebi; “Faşizme bir daha asla”, “Sosyalizme her zaman” sözünün yalnızca geçmişe değil bugüne de söyleniyor oluşu… Bir anda Karanfil Devrimi bugünün içine sızdı. Bu devrim yalnızca bir diktatörlüğün sonu değil, halkın ve tarihin bazen aynı anda hareket edebildiğinin de kanıtıydı.
Portekiz’de António de Oliveira Salazar ve devamındaki otoriter rejim, baskı, yoksulluk, sansür ve korku üzerine kurulu bir düzen inşa etmişti. Ancak bu düzen yalnız içeride baskıyla değil, sömürge savaşlarının yarattığı tarihsel yükle de çatırdıyordu.
Angola’da, Mozambik’te ve Gine-Bissau’da yıllarca süren savaşlar yalnız kolonileri değil, Portekiz toplumunu da tüketiyordu. Genç askerler bitmeyen savaşlarda cephelere gönderiliyor, ekonomi bu savaşların yükü altında eziliyor, ordu içinde huzursuzluk büyüyordu.
Devrimi hazırlayan yalnız özgürlük arzusu değildi; savaşlardan yorulmuş bir toplumun ve bu savaşları sürdürmek istemeyen genç subayların itirazıydı.
Bu yüzden 25 Nisan yalnız halk devrimi değil, aynı zamanda savaş yorgunluğunun isyanıydı.
Ve belki onu bu kadar evrensel yapan da buydu.
Silahların ucuna yerleştirilen karanfiller yalnızca bir rejimin yenilgisini değil, şiddetin meşruiyetinin reddini temsil ediyordu.
Bugün Porto’da bu yürüyüşün ortasında hissettiğim şey, tarihsel bir olaya tanıklığın ötesindeydi. Daha derin, daha rahatsız edici bir fark edişti: dünya bugün de yeniden benzer eşiklerden geçiyor.
Çünkü otoriterlik artık yalnız darbelerle, cunta rejimleriyle ya da tek adam figürleriyle görünmüyor.
Bazen seçimlerin içinde otoriterleşiyor, bazen gözetim teknolojileriyle sıradanlaşıyor, bazen ekonomik eşitsizlikle derinleşiyor, bazen milliyetçi paranoyalarla, bazen güvenlik söylemi altında özgürlükleri aşındırarak kurumsallaşıyor.
Isıtıla ısıtıla, toplumu yora yora normalleştiriliyor.
Ve faşizm bazen üniforma giymez.
Bugün baktığımızda dünya halklarının bu gidişattan bıkmış ve yorulmuş olduğu çok açık.
Savaşların sürekliliği, kitlesel yoksullaşma, göç, ekolojik çöküş, yükselen otoriterlik ve bitmeyen krizler çağında toplumlar yalnız politik değil, psikolojik bir tükenmişlik de yaşıyor.
Kolektif sinir sistemimiz alarm halinde.
En çok da gençler bu çağın kırılmasını taşıyor.
Bir kuşak, geleceği kurma vaadiyle değil, gelecek korkusuyla büyüyor. Eğitim güvencesizliğe açılıyor, emek değersizleşiyor, barınmak lüksleşiyor, savaş ihtimali sıradan haber akışına dönüşüyor.
Birçok genç için gelecek artık umut değil, ertelenmiş bir kriz senaryosu.
Bu yalnız ekonomik değil, sosyolojik bir kırılma.
Çünkü gelecek tahayyülü çöken toplumlarda demokratik zemin de zayıflar.
Belki bu yüzden Porto sokaklarında gördüğüm genç yüzler yalnız bir devrimin mirasını taşımıyordu; kendi gelecek mücadelelerinin de habercisiydi.
Çünkü hafıza sadece geçmişe bakmak değildir.
Hafıza bazen geleceği savunma biçimidir.
Ve büyük dönüşümler yalnız tarih kitaplarında başlamaz.
Bazen sokakta. Bir sloganın içinde.
Bir şarkıda.
Bazen genç bir kadının taşıdığı pankartta.
Bazen bir şarkıda.
Bazen de bir çiçekle başlar.
Silah namlusuna yerleştirilen o karanfilin dünya siyasetine bıraktığı miras buydu:
İktidarın mutlak olmadığını göstermek.
Korkunun yenilebileceğini göstermek.
Ve halkların, yeterince yorulduklarında, tarihi yeniden yazabileceğini göstermek.
Çünkü bazen devrimler önce insanların iç dünyasında başlar.
Önce korku meşruiyetini kaybeder.
Sonra itaat.
Sonra rejimler yıkılır.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar “artık yeter” eşiğinde yaşıyor.
Belki bu yorgunluk yalnız tükenmişlik değil.
Belki yeni itirazların mayası.
Belki yeni dayanışmaların zemini.
Belki de yeni karanfillerin zamanı.
Çünkü “bir daha asla” yalnız geçmişe söylenmiş ahlaki bir yemin değildir.
Bugüne yöneltilmiş politik bir uyarıdır.
Ve geleceğe verilmiş bir sözdür.
Belki bu yüzden 25 Nisan’ın karanfilleriyle yaklaşan 1 Mayıs arasında görünmeyen ama güçlü bir bağ var.
Biri özgürlüğün hafızasıysa, diğeri emeğin hafızası.
Biri diktatörlüklere karşı direnişi, diğeri sömürüye karşı dayanışmayı hatırlatıyor.
Bugünün kırılgan dünyasında her ikisi de aynı çağrıyı yineliyor:
Daha adil, daha özgür, daha insanca bir yaşam mümkündür.
Yaklaşan 1 Mayıs’ı; emeğin, barışın, dayanışmanın ve başka bir dünya ihtimalinin umuduyla selamlıyorum.
Yaşasın 1 Mayıs.
Suna Dogan
İsviçre






























