İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kırıntılara Değil Köklerine Tutun: Çünkü Kimliğini Savunmadan Saygınlık Aranmaz


Kırıntılara Değil Köklerine Tutun: Çünkü Kimliğini Savunmadan Saygınlık Aranmaz

Yüzyıllardır eşitsizliğin gölgesinde bırakılan Alevi toplumu, bugün hâlâ devletten “makbul vatandaşlık” beklerken kendi kimliğinin hakiki gücünü görmezden geliyor. Oysa tarih şunu söylüyor: Kırıntılar saygınlık getirmez; ama kimliğe sahip çıkmak getirir.

Türkiye’de, özellikle İç Anadolu, Karadeniz ve Ege bölgelerinde yaşayan Alevi topluluklarının devletle ilişkisi, yalnızca sosyolojik bir olgu değil, tarihsel kırılmaların, kolektif travmaların ve derin güvensizlik duygularının şekillendirdiği karmaşık bir yapıdır. Yüzyıllar boyunca süren dışlanma, eşitsizlik ve kimlik baskısına rağmen devlete duyulan aşırı sadakat, adeta bir Stokholm sendromu örneği olarak değerlendirilebilir. Bu durum artık sadece açıklanması gereken bir paradoks değil; aynı zamanda çözülmesi gereken yapısal bir meseledir.

Bu ilişkinin somut tezahürlerinden biri, Alevi gençlerinin en zorlu, riskli ve düşük rütbeli askerî görevlere yönelmesidir. Bu yönelim, devletin onları ancak belirli sınırlar içinde kabul edeceğine dair tarihsel bir öğrenmenin sonucunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, Alevi toplulukları ile devlet arasındaki ilişki, yalnızca bireysel veya toplumsal bir sadakat meselesi değil; aynı zamanda tarihsel travmaların, toplumsal dışlanmanın ve uzun süreli eşitsizliklerin bir ürünü olarak anlaşılmalıdır.

Bu ülkenin gerçekliği açıktır:

Bir Alevinin devlet hiyerarşisinde yükselme ihtimali tarih boyunca hep sınırlı kalmıştır.

Bu durum yalnızca bireysel örnekler üzerinden değil, toplumsal hafızanın derin katmanlarına sinmiş tecrübeler üzerinden okunmalıdır. Buna rağmen Alevi toplumunun devlete duyduğu sadakatin bir hayranlığa dönüşmesi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir gerçektir.

Bazı Alevi kurumlarında, topluluklarda ve bireylerin sosyal medya profillerinde görülen aşırı milliyetçi semboller, abartılı yurttaşlık gösterileri ve “Bizden zarar gelmez” mesajı verme çabası, sevginin değil, güvensizliğin bir ifadesidir. Toplum psikolojisi bunu uzun yıllar önce açıklamıştır: Kendini dışlanmış hisseden gruplar, kabul görmek için kendilerini olduğundan fazla görünür kılar. Ancak bu aşırı görünürlük, zamanla kimliğin özünden uzaklaşmaya yol açar.

Bu durumu anlamak için Suriye’ye bakmak yeterlidir. Esad yönetimi, yani Baas Arap milliyetçiliği rejimi Alevi kimliğine sahip olmasına rağmen, Alevi topluluklarına gerçek bir güvenlik veya eşitlik sunmadı; onları ekonomik olarak bağımlı, siyasal olarak edilgen bir konuma itti. Rejim sarsıldığında ise ilk yüzüstü bırakılan yine Aleviler oldu. Bu çöküş, kimlik üzerinden kurulan sahte güvenlik vaatlerinin nasıl bir anda yok olduğunu tüm dünyaya gösterdi.

Türkiye’deki Alevilerin “Devlet bizim ve bir gün sahip çıkar” yanılgısını bugün hâlâ taşıyor olması da benzer bir kırılganlığın izidir. Oysa devletin sahip çıkma gibi bir gündemi yoktur; var olan, Alevi toplumunun kendi varlığını sürekli ispat etme mecburiyetidir.

Bu sadakat bir kimlik stratejisi değil; tarihsel yaraların ürettiği kırılganlığın dışavurumudur.

Bu kırılganlığı gündelik hayatta da görüyoruz:

Alevi köylerinin maden projeleriyle yağmalanması, suyun ve toprağın zehirlenmesi, rızası alınmadan camiye gitmeyen Alevilerin köylerine baskı altında neredeyse köye cami inşaatlarının dayatılması ve yapılması…

Peki, bir Sünni köyüne Cem evi yapıldığını hiç kimse gördü mü?

Daha da acısı, bazı çevrelerde hâlâ “Alevinin elinden yemek yenmez” diyen zihniyetin sadece bir varsayım değil, hâlen yaşayan bir söylem olmasıdır. Bu söylemin himayesine sığınmak ve onun kırıntılarını lütuf olarak görmek, Alevi toplumunun kendi değerine kendi eliyle gölge düşürmesi, dolayısıyla kendi kendine hakaret etmesi anlamına gelir.

Oysa bir toplumun gerçek varlığı, köklerine, kültürüne, inancına ve tarihsel mirasına sahip çıkmasıyla mümkündür. Alevi inancı; evrenselleşme potansiyeli, felsefi derinliği, insan ve doğa merkezli etik anlayışıyla, dünya kültürleri arasında saygın bir yere sahiptir. Bu miras, ancak bilinçle, örgütlülükle, bilimle ve kimliğe sahip çıkma iradesiyle korunabilir.

Kırıntılarla yetinmek bir toplumu küçültür;

köklerine tutunmak ise saygınlık ve özgürlük kazandırır.

Unutmayalım:

Alevi toplumu, darağacına baş koymuş, derisi yüzülse de zalime boyun eğmemiş bir direniş tarihinin mirasçısıdır. Bugün ihtiyaç duyulan, bu mirası hatırlamak ve kimliğin ağırlığını yeniden omuzlamaktır. Çünkü hakikat basittir:

Kimliğini savunmadan saygınlık aranmaz; köklere tutunmadan geleceğe yürünmez.

Suna Doğan 

İsviçre 

Mission News Theme by Compete Themes.