İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Renklerle Anlatamadığımız Dünya

Suna Doğan yazdı

Renklerle Anlatamadığımız Dünya

Vicdanın Sesi, Karanlığın Orta Yerinde

Aslında ben resimle uğraşan, sanatın farklı alanlarına ilgi duyan ve zaman zaman farklı konularda yazılar kaleme alan biriyim. Renklerle, çizgilerle hayatın içindeki küçük güzellikleri yakalamayı; insanlara biraz umut, biraz neşe verebilmeyi isterdim. Fakat ne yazık ki dünyanın hali bazen insanın eline fırça almasına bile izin vermiyor. Savaşlar, haksızlıklar, zulüm ve insanın insana yaptığı kötülükler karşısında susmak mümkün olmuyor.

Uzun zamandır hep aynı şeyleri yazıyoruz:
Savaşların son bulmasını diliyoruz.
Nefretin, adaletsizliğin ve ırkçılığın sona ermesini umuyoruz.
İnsanların “benden olanlar” ve “olmayanlar” diye ayrılmamasını temenni ediyoruz.
Barışın hâkim olmasını; çocukların, kadınların, ezilenlerin ve tüm insanların korunmasını istiyoruz.

Kısacası insanlığın korunmasını arzu ediyoruz.

Bazen insan gerçekten söylenecek sözün tükendiğini düşünüyor. İnsanlığın, tıpkı Orta Çağ’ın karanlık dönemlerinde olduğu gibi, yeniden bir cehalet ve vahşet çağının içinden geçtiğini hissediyoruz. Belki de o zamanlarda olduğu gibi, yine yaşayarak ve bedeller ödeyerek çıkacağız bu karanlıktan.

Ama insan sormadan da edemiyor:
Geçmişten hiç mi ders almıyoruz?
Bunca acıdan ve yıkımdan sonra insanlık gerçekten hiç mi bir adım ileri gitmez?

Ne yazık ki ilerlettiğimiz tek şey çoğu zaman merhamet değil; vahşeti, zulmü ve cehaleti daha hızlı yayabilecek araçlar ve yöntemler oluyor. Sanki bütün bu icatlar insanlığı büyütmek için değil, karanlığı, cehaleti daha da derinleştirmek için var.

Bugün dünyayı yöneten bazı liderlere bakınca hepimizin aklına aynı soru geliyor: Bu insanlar gerçekten yönettikleri dünyanın farkında mı? Zaman zaman sanki kendi babalarının bahçesinde savaşcılık oyunu oynayan çocuklar gibi davranıyorlar. Oysa aldıkları her karar, dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın hayatını altüst edebiliyor. Bulundukları makamların sorumluluğunu ve ağırlığını ya fark edemeyecek kadar güç sarhoşluğu içinde kaybolmuş görünüyorlar ya da bunun sonuçlarını umursamıyorlar.

Oysa burası kimsenin babasının bahçesi değil.
Burası bizim evimiz.
Bizim dünyamız.
İnsanlığın ve bütün canlıların ortak yuvası.

Dünyanın büyük çoğunluğu aslında sıradan insanlardan oluşuyor: emek veren, hayatını sürdürmeye çalışan, barış içinde yaşamak isteyen insanlardan. Bizler çoğunluğuz; kalabalığız. Buna karşılık dünyanın gidişatını belirleyen kararları alanlar çoğu zaman küçük bir azınlık.

Bu nedenle belki de yeniden hatırlamamız gereken en önemli şeylerden biri dayanışmadır. Çünkü kendi gücümüzün farkına varmadıkça, küçük bir azınlığın aldığı kararların sonuçlarını yaşamaya devam ediyoruz.

Diyelim ki dünyanın bir bölümü bu yöneticileri seçiyor. Peki geri kalan insanlar kendi içlerinden daha sorumlu, daha vicdanlı ve daha liyakatli yöneticiler çıkaramaz mı? Belki bazılarımız yaşadığımız yoksulluğun, eşitsizliğin ve karanlığın içinde bunu görmekte zorlanıyoruz. Ama geriye kalanlarımızın da aynı karanlığa teslim olması gerekmiyor. Bir şeylerin farkında olan insanlar olarak kendi aklımıza ve potansiyelimize bu kadar haksızlık etmemeliyiz.

Belki de artık şu soruyu sormamızın zamanı gelmiştir: Dünyayı yöneten insanlar gerçekten bu sorumluluğu taşıyabilecek kapasitede mi? Bu nedenle hangi lider seçilirse seçilsin, dünya genelinde yöneticilerin güvenilir uluslararası kurumlarda uzmanlar tarafından psikolojik denge ve yöneticilik yeterliliği açısından değerlendirilmesi gerektiğini düşünmek hiç de abartılı bir öneri değildir.

Biliyorum, insanlık olarak yorulduk. En çok da Ortadoğu’daki halklar; patriyarkal, baskıcı ve faşizan rejimlerin kendi çıkarları uğruna uyguladığı zulümler, bitmeyen savaşlar ve sürekli diken üstünde yaşamak zorunda bırakılmaları nedeniyle büyük bir yorgunluk içindeler. Ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak yıpranmış toplumlardan söz ediyoruz. Böyle bir durumda bu toplumlar ne gelişebiliyor ne de ilerleyebiliyor; çünkü insanlar yalnızca hayatta kalma derdiyle meşgul ve can derdindeler.

Ama ayağa kalkmak zorundayız. Gelecek nesillerimizi bu fırsatçı gaspçılara teslim etmemeliyiz. Bunu ancak komşu halklar olarak, iç içe yaşayan insanlar olarak “sen-ben-o” demeden birbirimize yaslanarak, dayanışarak başarabiliriz; bu rejimlerin oyununa gelip birbirimizle kavga ederek değil.

Bu kaos dönemleri aynı zamanda patriyarkal ve otoriter yönetimlerin ekmeğine yağ sürebilecek fırsatlar da yaratıyor. Yoksulluğun, adaletsizliğin; kadınların, çocukların ve azınlıkların haklarının üzerini örtmek, halkların taleplerini bastırmak ve gaspçı politikaları hayata geçirmek için böyle dönemler sıkça kullanılır.

Oysa böyle zamanlarda yapmamız gereken şey korkuya teslim olmak değil; aksine haklarımızı ve taleplerimizi daha güçlü dile getirmektir. Çünkü sesimizi kısmak, yalnızca karanlığın daha da büyümesine izin vermek anlamına gelir. Aksi hâlde kendi geleceğimizi kendi ellerimizle karanlık bir döneme sürükleme riskiyle karşı karşıya kalırız ve bunun bedelini çoğu zaman nesiller boyunca öderiz.

Bugün karşımızda giderek içi boşaltılmış, yozlaşmış bir insanlık görüntüsü var. Ne yazık ki vicdanını kaybetmiş, öfke ve güç sarhoşluğuyla hareket eden; şımarık ve kibirli oğlan çocuklarının, tüccar hesaplarıyla yönettiği bir dünya düzeninde yaşıyoruz.

Bugünün birçok politikacısı artık siyaset yapmıyor. Siyaseti bir sorumluluk alanı olmaktan çıkarıp bir pazarlık masasına dönüştürüyor. Kendi çıkarları uğruna halkın haklarını ve geleceğini bir başka tüccara devrediyor; böylece dünyanın demokratik düzenini adım adım aşındırıyorlar.

Oysa siyaset, halka karşı sorumluluk demektir. Hesap verebilirlik demektir. Halkların, insanlığın ve dünyanın ortak yararı için mücadele etmek demektir. Yani yetişkin bir bilinçle hareket etmeyi gerektirir.

Ne yazık ki içinde bulunduğumuz zaman dilimi, bu gerçeği görmek açısından kolay hazmedilecek bir dönem değil.

Bu satırları kaç kişi okuyacak, kaç kişi gerçekten durup düşünecek, kendi vicdanına bakacak bilmiyorum. Ama yine de yazıyorum. Çünkü bazen dünyayı değiştiren şey büyük kalabalıklar değildir.

Bazen sadece bir insanın uyanan vicdanı, bütün bir karanlığa karşı yakılmış ilk ışıktır.

Suna Doğan
İsviçre

Mission News Theme by Compete Themes.